HİDAYETE GÖTÜREN YOLLAR

İLİM – FİKİR ve AKIL:

Allah’a giden yolda rüşde ve hidayete erebilmek, O’nun varlığına delalet eden ayetleri okumakla mümkündür. Bu delaili okumanın esas şartı ve en mühim amilleri ilim, fikir ve akıldır. Evet, Allah’ın âyâtına delalet ederek bu vadide yol gösteren ve bizleri O’na götüren ilim, fikir ve akıldır.

Hassasiyet-i ilmiyenin inkişafıyla birlikte insanlık, gelecekte, Cenâb-ı Hakk’a îman edecek; maddî temeller üzerine bina edilegelen teknik ve teknoloji de, teslim-i silah edip “Allah birdir!” diye haykıracaktır.

Kur’ân-ı Kerim birşeyi kabul ettirmek veya reddetmek için ilimsiz olarak, iddiada bulunup mücadele ve mücahede edenlerin efkarıyla alay eder: “İnsanlardan öyle gafiller vardır ki, ilimsiz bir kısım mücadele ve mücahede içindedirler. İlimsiz mücahede ve mücadele yaparlar.” (8)

Mü’minler bu hususa çok dikkat etmelidirler. Allah’a ve Resûl-ü Ekrem’e ait hakikatları ve O’nların emirlerini başkalarına anlatmak isteyen mü’minler, herşeyden evvel Ulum-u Aliye-i İslâmiye’yi öğrenmelidirler. Mü’minin inandığı Allah’ı anlatabilmesi, rehber edindiği Resûl-ü Mücteba’yı tanıtabilmesi ve İslâm’ın ulviyetini gösterebilmesi için ilimle mücehhez olması lazımdır. Herşeyi bilmeli, sentezler yapmalı, terkiplere ulaşmalı ve usulünce takdimde bulunabilmelidir. Kur’ân-ı Kerim bu yola ilimsiz olarak çıkmayı kınıyor, tevbih ediyor: “Ey cahil. Şuna-buna, Allah’a îman edin, şunları-bunları yapın diyorsun. Fakat aklını kâlbiyle beraber, kâlbini ruhuyla beraber tatmin edemeyeceğin kimseler seni dinlemeyeceklerdir” şeklinde uyarıyor.

“İnandım” diyen bütün müslümanları, Cenâb-ı Hakk’ın ma’rifetine davet eden Kur’ân-ı Kerim cahilane yapılan mücadelenin faydasızlığını da şöyle ilan ediyor: “Ne bir hidayet üzerindedirler. Ne tir tir titreyen bir kâlbleri, ürperen bir varlıkları ve Cenâb-ı Hakk’a bağlı bir benlikleri, ne de ellerinde kendilerine ışık tutacak bir kitap olmadan cahilane mücadele ve mücahedede bulunurlar.”

Demek ki, Cenâb-ı Hakk’a giden ve götüren yollardan en mühimi ilim, diğerleri de fikir ve akıldır. Kur’ân-ı Kerim ayetlerindeki tekrarlarla bunların üzerinde hassasiyetle durur. Mesela, önce kevnî bir delili ve hakikatı anlatır. Sonra dimağımızdan yakalar ve der ki: “Bu benim bahsettiğim şeylerde mucizeler vardır. Tefekkür etmiyorsanız nasipsizsiniz. Allah kanaatı hakkında zaifsiniz. Her an sarsılabilirsiniz.” Akıl mevzuunda ise: “Bunda da, bu bahsedilen hususta da aklı olan, aklını kullanan bir cemaat için mucize vardır, harika vardır ki, baktığı zaman ‘Allah birdir’ hakikatını haykırır.” (9)

 

ALLAH’I GÖSTEREN DELİLLER:

Aklın, fkirin ve ilmin rehberliği altında Allah’ı gösteren delilleri mütalaa ettikçe îmanda rüsuh peyda olacaktır. Allah’ı bize gösteren, varlığına, birliğine ve vücubuna ait deliller: Kitab-ı Kebir-i Kâinat, Kur’ân-ı Muciz-ül Beyân, peygamberlerin getirdiği esasat ve mucizeler ile o esasatın üzerinde yeşeren, nem’alanan Hakk dostu veli kullar ve kerametleridir.

En basit insandan, en geniş ve derin idraka sahip olanına kadar, kâinata bakan herkes, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ait pek çok deliller bulacaktır. Nazar-ı dikkat ile tefekkür ve tetkik içine giren insan, îman şuuruna ermeye namzet insandır. Tetkik, tefekkür ve nazar-ı dikkatten mahrum olanlar ise, imânî açıdan basit ve seviyesiz insanlardır. Kur’ân-ı Kerim, hakikatlarını basit bir çobandan en büyük mütefekkirlere kadar herkesin anlayıp, istifade edebileceği bir tarzda anlatmıştır. Kainatta cereyan eden hadiseler ve kevnî deliller Kur’ân-ı Kerim’de anlatılandan başka bir şekilde anlatılamaz.

Arap şairinin dediği gibi: “Her parçasında, her safhasında, her sahifesinde Zat-ı Akdes’in varlığına dair deliller vardır.” Şu Kalem-i Kudret’le yazılan satırlara bak. İnsan o satırda, bir ma’nâyı ifade etmek için konulmuş bir kelimedir. Küllî bir ma’nâyı ifade etmek için yaratılmış Kâinat Kitabı’nın satırları olan mahlukat çeşitleri dahi birer ma’nâyı ifade etmek için yazılmıştır.

Şu Kalem-i Kudret’le, küllî ma’nâları ifade etmek için yazılan Kâinat Kitabı’nın satırlarına, kelimelerine, harflerine bak. O kitabın satırları olan mahlukat çeşitlerine, türlerine bak. O satırların, kelimeleri olan her bir mahluka, hususiyle insana bak. O insan ki, ayrı ayrı ma’nâlara gelen mahlukat kelimeleri arasına, en büyük ma’nâyı ifade etmek, o ma’nâya ayine olmak için konulmuştur. Nazarını hangi sayfada, hangi satırda gezdirirsen gezdir, Mele-i Alâ’dan gönderilmiş risalelerin yüzlerce diller, binlerce lisanlarla Allah’ı anlattığını göreceksin.

Bir başkası da bu hakikatı şöyle ifade eder: “Sözler başka başka, diller başka başka, ifade tarzları başka başka ama güzellik birdir.” Hepsi aynı güzellik etrafında hendek kazıyor, kazma vuruyor. Bir güzelliğin nakşedildiği halıya kimi sağdan, kimi soldan atkı atıyor, çözgü dokuyor, desen veriyor. Sözler başka ama güzellik birdir. Söylenen her kelime, her hece, her harf o güzelliği tasvir ediyor.

Bir diğer mütefekkir ise: “Binlerce insan, Allah’a ait binlerce şey anlatmış. Biz de anlatıyoruz. Allah’a ait bu meselelerin anlatılması belki tekrardır. Fakat tekrar bize göredir” diyor. Her söyleyen, her düşünen, her adım atan kendi kametine göre söyleyip, düşünüp, adım atacaktır. Tekrar şahsa aittir. Deryaya koşan herkes kendi kabiliyetine göre dalacak, kendi ma’rifetine göre bir cevher çıkaracaktır. Ma’rifetler kabiliyetlere göre kazanılır. Eracif kokuşurken, çiçekler güzel kokular neşredecektir. Yılanla arı aynı sudan içecek biri zehir, biri bal verecektir. Allah’tan gelen şeyler karşısında her kabiliyet kendine göre tezahürler gösterecektir.

 

ALLAH’I TANIMAK ve BULMAK

Kâinatta cereyan eden hadiseler, en ami insana dahi ma’nâsız olmadığını hissettirecek kadar geniş muhteviyatı haiz delillerdir.

Efendimiz, Allah’ın, dinin ve şeriatın telkin edilmediği bir muhitte doğdu, yaşadı. Fakat ilminin, aklının ve fikrinin rehberliğiyle kâinattaki kevnî delaili doğru yorumlamasıyla O, gideceği yolu nübüvvetinden evvel buldu. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, inzivaya çekiliyordu. Adını bilmediği, zatını göremediği Mabud-u Mutlak’ı için yaptıklarıyla doluyor, taşıyor ve huzura eriyordu. Gar-ı Hira’ya çekiliyor, en yüksek tepelerin başından eflakı seyrediyordu. Yıldızların ahengine, Ay’ın doğup-batarak takvimcilik edişine ve hediselerin başıboş olmayan akışına bakıyordu…

Resûl-ü Ekrem, doğduğu andan itibaren, nübüvvetle vazifelendirilmesine ve vefaatına kadar, yanlış bir adım atmadı. Cenâb-ı Hakk’ın nazarı ve şuhudu altında bulunan bir insan olarak hareket etti, yaşadı. Elbette herkes O’nun gibi olamaz ve O’nun edasıyla yaşayamazdı. Fakat çeşitli düşüş ve zelleleri olsa da, Cenâb-ı Hakk’ı bilen ve O’na karşı iştiyakla ölen kimseler de vardı.

Bunlardan birisi, Hazret-i Ömer’in iftihar ettiği amcası Zeyd bin Ömer’di. Ömer’in o bükülmez belini kırıp, ayaklarının bağını çözen; daha çocuk iken, amcasının, vefaatı hengamında söylediği son sözlerdi. Koca Ömer’e, kızkardeşi Fatma ile Zeyd bin Ömer’in oğlu ve kardeşinin kocası olan Sa’d, ikisi birden “Allah’tan kork!” dedikleri zaman, tedai yoluyla, amcasının bahsettiği Allah’ı hatırlamıştı.

Zeyd bin Ömer hayatı boyunca hep Allah’ı ve Resûlü’nü aramış ama bulamamış ve tanıyamamıştı. Ölüm döşeğinde, kırıkkâlbi, buruk gönlü ile hasret ve inkisar içinde ruhunu teslim ediyordu.Yanında oğlu Sa’d ve mübarek gelini Fatma, Cenâb-ı Ömer ile babası Hattab. Hepsi, Zeyd’in başı ucunda toplanmış, son sözlerini dinliyorlardı. O ise, nazarını dünyadan çekmiş, vicdanında derin bir hazza dalmış, kendine göre bildiği Allah’a kavuşmayı bekliyordu. Fakat O’nu azametine uygun kavrayamamanın, adını bilemenin derdi ve yangını ile de şu sözleri söylüyor, derin bir teessür ve ızdırab içinde ruhunu Allah’a teslim ediyordu:

“Allah’ım, çok aradım, çok özledim, ama Sen’in mübarek emrini duyamadım. Bana teklifini bilseydim. Hayatımda bir kere ‘Kulum şunu yap’ dediğini duyup, ne yapacağımı bilseydim; Sen’in emrini yerine getirmek için yüzümü yerlere sürüp,öylece ölecek; yüreğim yaralı gözlerim açık gitmeyecektim.”

Hayatı boyunca putlara tapmamıştı. Onlara tapanlara da: “Bunlar ma’bud olamazlar. Bunlar, sizin ellerinizle yaptığınız, kendi ihdas ettiğiniz şeylerdir. Ma’bud, bana, size ve herşeye hayat veren, hepimizi ayakta tutan, hepimizin hayy ve kayyumu olandır. Ben tek Rabb’e, tek Ma’bud’a döndüm. Aklı olan da benim gibi yapar” diyordu. O karanlık devirde, adeta, el yordamıyla bir kandil arıyor, Resûl-ü Ekrem’in peygamberlikle geleceği günü itizar ediyordu. Seneler sonra Seniye-i Vedâ’da Peygamber’i karşılayan Medine’li çocukların “Bize Seniye-i Vedâ’dan bir ay doğdu” diyecekleri gibi aynı heyecan ve ümitle kendi gecesini de aydınlatacak Ay’ını, Güneşi’ni, Efendimiz’i bekliyordu.

Adeta, oğlu Sa’d’ı sağ yanına alacak ve Cennet’le müjdeleyecek Resûl-ü Ekrem’in kokusunu duymuş gibi şöyle diyordu: “Evladım, gelmesi beklenen bir peygamberin zuhuru çok yaklaşmıştır. Ben, O’nun varlığını hissediyor, kokusunu duyuyorum. Fakat O’nu görme, bilme ve biat etme şerefinden mahrum olarak gidiyorum. Zuhuru anında, O’na ilk biat edenlerden olmazsanız, size hakkımı helal etmem.” Ve Hazreti Sa’d, babasının bu tefekkürî dersinin gönlündeki tesiriyle aklını da kullanarak, Hazret-i Ebu Bekir’in: “Resûl-ü Ekrem’e biat edelim” teklifine itiraz etmedi. Resûl-ü Ekrem Efendimiz’in huzuruna geldi. Kur’ân’ı dinledi, Allah’ın emirlerini öğrendi, kendi nefsinde yokluğa erdi ve Cenâb-ı Hakk’a vasıl oldu. (10)

Allah, bizleri başıboş ve gayesiz gezmekten, hayaller ardından koşmaktan kurtarıp; yüce hakîkatın önünde diz çökme, yerlere yüz sürme şerefine erdirsin. Böyle bir buluş ve bilişi ihsan etsin… Amin.

 

MA’RİFET NURLARINI YAKALAMAK:

Âlem, Allah’la ma’nâsını bulur. Allah’a isnad edilmedikçe, kâinattaki hadiselerin ve eşyanın ma’nâsı olmaz, hiçbir değer ve kıymet ifade etmez. Kâinatın, ancak, Allah’ın sanatı olması itibariyle bir değeri ve kıymeti vardır.

Kur’ân-ı Kerim “Allah, göklerin ve yerin nurudur” diyor. Alem, o nur sayesinde tenevvür eder, hakikatleri ayan, beyan görünür: “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Fakat o nur bir mişkat içindedir. Allah’ın nuru bir mahfaza içinde, bir siraç, bir kandil gibidir.” Yani kâinata atfedilen her bakış Allah’a ait ma’rifet nurlarını hemen yakalayamayacaktır. Çünkü, o nur bir mahfaza içindedir. Her bakış, O’nu, tamamıyla kavrayamayacak, her fikir tutamayacak, her duygu anlayamayacaktır.

“O misbah, o lamba da bir cam içindedir.” Tatlı bir teşbih var burada. Bu ayet güneşlere ve güneşlerin ziyasına, elektriğe ve elektriğin ziyasına, hâttâ ampulün yapısına delalet eden işaretlerle ufkumuzu aydınlattığı gibi; daha derin, daha dakik birşeye de dikkatimizi celbediyor. Diyor ki; “Kâinattaki hadiseler ve deliller Allah’ı göstermektedir. Ama her nazar O’nu tam kavrayamayacak, ihata edemeyecek, ma’rifet şuuruna eremeyecektir.” Ayetin sonundaki hakîkat da bunu gösteriyor: “O mübarek bir ağaçtan tutuşturulur.” Feyz-i Akdes’ten gelen o nurun, tedelli etmiş reşhalar hâlinde bize geldiğine işaret ediyor. Doğrudan doğruya Vahid-i Ehad’e raci olan bütün kevnî delailin, edata, kökü Cenâb-ı Hakk’a uzanan bir ağaç hâlinde geliştiğine dikkat çekiyor.

Zeytin, İslam’ın remzidir. Kur’ân-ı Kerim “zeytun” diyor. “Şarklı ve garblı olmayan, mekâna tahsis edilemeyen Allah’ın nuru, ne şarkîdir ne de garbîdir.” O, ışığını îlahî feyizden alır, bir ağaç hâlinde tedelli eder. Ve bir yakut hâlinde, ağacın başındaki o lem’a, o parıltı kendisini gösterir, irşad eder.

“Az daha o ışık, o nur, o feyiz- o kadar açık ki- hiçbir ateş, hiçbir kıvılcım olmadan, hemen hemen tutuşacaktı neredeyse. Tutuşursa nur üstüne nur olur.” (11)

Ayet, yüzlerce, binlerce hakikatı havidir. Her ders bu ayetin tefsir ve teşrihidir. Burada mefhumundan haberdar etmek için ma’nâsını, tercümesini ve tefsirini değil, sadece mefhumunu anlattım. Cenâb-ı Hakk bizleri ma’rifetine ulaştırsın… Amin.

GÜNAH

GÜNAH

Günah dendiği vakit insanın aklını bir yığın is-pas istilâ ediyor. Kitapları nâhoş gördüğü şeylerden, örfte, âdette yadırganan şeylere kadar ve ondan toplulukların telâkkilerine göre sevimsiz işlere, hâttâ yabancı âdetlerin işgaline uğramış, mânen esir halk yığınlarının çirkinlik anlayışlarına kadar, bir sürü günah sayılan şey vardır.

 Mev’izeci, şirin cümlelerle çeşit çeşit günahtan bahseder ve günaha karşı gönüllerde nefret hissi uyandırmaya çalışır.

 Bir kısım kötülüklerle, mücadele cemiyetleri, yıkılışımızı ve geri kalışımızı günahlara ve ahlâk sukutuna vererek günah tâbirinin ruhlarda meydana getireceği ürpertiden istifade etmek isterler.

 Muallim de ara sıra günahtan bahseder, hem de henüz günahın ma’nâsını kavramamış masum çocuklara… Ve hem mahiyetine inanılıp inanılmamasını talî dereceye alarak! Mühim olan istifade ve gönle göre bir disiplin teminidir. Memur, esnaf, işçi icap ettikçe karşısındakine onu bir silâh gibi kullanılır. Hattâ öyleleri vardır ki, ne günahla ne sevapla hiçbir alâkaları olmadığı hâlde, nesebi gayr-i sahih bir sürü lâfına payanda olsun diye “günahtır” veya “değildir” sözünü eklemeyi de ihmal etmezler. Nedir bu muamma ki, idrakinden herkes hayrette! Veyahut nedir bu hakikat ki, bir yığın renkte!.. Söylenenler doğru değil mi?

Elbette bir kısmı doğrudur. Fakat hepsine hayat verecek en doğrusu hangisidir, onu araştırmak, Hakk’a hürmet ve hizmettir. Lâkayt kalış ise himmetsizlik ve Allah’a karşı cehâlettir.

 Günaha günah, sevaba sevab demek o kadar mühim değildir. (Bu hükmü verirken ehemmiyet ve ehemmiyetsizliğin izafî olduğunu düşünmek icabeder. Yoksa günaha sevab, savaba günah demek küfürdür.) Mühim olan gönüle tercüman olmak, iz’anı kelimelerle tablolaştırmaktır.

 Ağızdan çıkan günah sözü üzerine bir inilti var mı, kendinden haberdarsın demektir ve Hakk yolunda sürçmek demek olan günahtan bîzar bulunuşuna, aka, karaya âşina oluşuna delildir.

 Nicelerin ağzından günde yüz defa “İnşaallah, Maşaallah” dökülür. Allah meşietine işlerini havale ile bir alâkası var mıdır çoğunun? Hâlbuki o şahısda ve o anda ma’nâsından koparılmış lâfızlar olarak bu ifadeler lâfız ve ma’nâ bütünlüğüne sahip söylenişinden farksız gibi görünmektedir.

 Niceler vardır ki, Hakk’a dönüp tevbe ettikleri halde günahlarının ağırlığını gönüllerinde hissetmezler. Rahatları kaçmaz. Uyku ve gıdalarında normal olabilirler. Kâlbe bir pas bulaşmış, bir kısım duyguları dumura uğramış, belki ölen lâtifeler olmuş. Bütün bunlara rağmen onların şevklerinde eksiklik müşahede edemezsin, en ufak umursama göremezsin. Öyle ise kâlbin en gizli esrarına vakıf olan Hakk huzurunda, gönül ifadesi olmaktan uzak “Tevbe ettim” sözü nasıl Hakk’a dönüş ve nasıl günahları itiraf sayılır? Bilâkis bu hem de O’na dönmüş görünerek içinde olandan başkasını ortaya dökmek suretiyle bir su-i edeptir. Tıpkı bunlar gibi günah da bilinmezlere ve anlaşılmazlara karışmış… Sanki bir heyûlâ o bugün! Bu vahim neticeye iten âmil hesapsızlık ve ölçüsüzlüktür diyebiliriz.

  Ruh hangi disipline tâbidir? İç âlemle dış dünya arasındaki   muvazeneyi devam ettirecek ölçü nedir? Bunları düşünmemek ne büyük hüsrandır! Büyük bir günahtır, ölçüsüzlük ve disiplinsizlik.

  Günahtan ürkmeme, içine düşme endişesiyle titrememe; gafletten doğma daha büyük bir günahtır. Âdem Aleyhisselâm’daki kulluk sırrını kavrayışla, şeytandaki müthiş idraksizlik, günah altındaki ezilmenin ızdırabını duyanla hiç umursamayanı ne güzel sembolize eder? Biri nâlân u efgan ile zellesini itiraf etme faziletini, “Nefsime zulmettim” diyerek ilân ederken; beriki, “Ben daha hayırlıyım” gibi irfansızlık ifadesiyle büyük günahını görmüyordu. Mayası topraktan alınmış şanı yüce Nebî, yüzünü Hakk kapısının eşiğine koyup, “Cürmüm ile geldim sana.” derken başı yıldızlar ötesi Me’va Cennetlerine ulaşmasına mukabil, şeytan ise başında kubbe hâline geleceği çukurların en korkuncuna sukut ediyordu. Bugün dahi, bütün sokaklar, pazarlardaki hatalar, kanal kanal akan kirler ve kirliler hep o gafletten ve o irfansızlıktan değil mi? Bizlerin böylesine günahlarda inat ve ısrarı bir memleketi yaktı, topyekûn bir milleti ruhundan, benliğinden uzak bıraktı.

 Günahı başkasında aramaya biraz daha devam edersek, dağdan inmedik yabanî arı ve yaban arılarının taarruzu ile kovanda kalıp petek örmeye devam eden bir bal arısı kalmıyacaktır. Başkalarının kusurları ile meşgul olurken günahını görmemek en büyük günah!..

 Bugün bir mezar donukluğu ile karşımıza dikilen neslin durumu her türlü tavsifin üstünde, insan gönlüne acıma ile karışık bir ürperti vermektedir. Sokağa salınmıştır, merhametsiz ellere teslim edilmiştir. Terbiyecisi ve ham^ısi çok defa kasap kadar dahi şefkatli olmamıştır. Sebep ve neticeleri ile evlâtlarının meselelerini düşünmemiş, bir ağacın tımarına gösterdiği ehemmiyeti onlara karşı göstermemiş bütün babalar ve anneler, günahın en büyüğünü işlemişlerdir. Öyle ise suçlu kimdir? Azap kime yapılıyor? Yetiştirdiği nesle evvelâ mes’uliyet aşılamamış, onun zihin fonksiyonlarının inkişaf ettirilmesini gönülden ve ruhtan ayrı yürütmüş, ne kendinin ve ne de yetiştirdiğinin hazmedemeyeceği bir yığın galeyan hâlindeki malûmatı ruh ve yapı düşünmeden vatan evlâdına vermiş eğitenler ve öğretenler ve daha büyükleri onlardan da büyükleri affedilmez bir günah işlemişlerdir ki, bütün bütün yıldızların enerjilerini dünyamıza getirip stok yapsalar, dağları ağaçlarla süsleseler, denizleri bulutlar halinde havada gezdirseler ve yer yer başlarına dökülen bütün yeryüzü suları yerle beraber yunsalar yıkansalar yine bu büyük günahın lekesi alınlarından silinmeyecektir.

 Gelin Müslümanlar! Gelip hep beraber ağlaşalım. Dünkü ölenlere değil, beynine kurşun sıkılanlara değil.. Payimal olan ırza, namusa da şimdilik değil. İdama mahkûm olmuş oğlumuza, onlar içinde kadınlığını unutmuş çamura düşmüş kızımıza da değil, kendi cenazemize ağlıyalım.. Ruh ve kâlbimizin ölümüne, günahtan ürkmeyişimize. Vaktinde diz dövmeyişimize, korkunç yangın karşısında merhametsizliğimize, hissizliğimize ve hareketsizliğimize… Öyle sızlayalım ki, ahımız Arş’a yükselsin, nedamet duyan gönlümüz Arş kadar yücelsin…

Tâ bu gönül berraklığı ile memleketin gelecek evlâtlarını, şu anda kirlettiğimiz gibi cürmümüzle kirletmeyelim…

 Hitap Çiçekleri

M.F.Gülen

 

 

GİRİŞ

ALLAH’IN KULLARI! ALLAH’TAN KORKUN!

Allah’ın kulları! Allah’tan korkun!Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah’ın himayesine girin. Allah’a itaat edin.

Muhakkak Allah adâletle, Kur’ân’ın getirdiği hayat tarzı ile, istikametle emreder.

En geniş ma’nâsıyla ihsanla, Ma’bud-u Mutlak’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmak, öyle yaşamak, öyle davranmak, o hava içinde ruhunu Allah’a teslim etmekle; yakınlarınıza birşey vermekle; fikrî, kalbî bedenî her şeyini İslâm için sarfedip İslâm’ın yücelmesini ve yükselmesini temin etmekle emreder.

Ahlâksızlığın her çeşidinden; gizlisinden, açığından; büyüğünden, küçüğünden; şu cemiyetin içine soktuklarından ve henüz sokamadıklarından; dinin emirlerini tanımayıp taşkınlık, serkeşlik yapmanın her çeşidinden; Kur’ân’ın İslâm’ın çirkin gördüğü herşeyden sizi nehyeder.

Böylece Kur’ân size va’z u nasihat eder.

Tâ, düşünüp doğru yolu bulasınız, eğri büğrü yaşamadan kurtulasınız ve doğru yolun neticesi olan Dâr-üs Selâm’a girip emn-ü eman içinde Allah’ın nimetlerinden istifade edesiniz.

 

Hitap Çiçekleri

O gönlünü gülşen etmişti. ´Resulullahın terinde gül kokusu var´ diye, bu yolu seçmişti, ´Dikenler benim hatalarım, gül onun´ deyip, gözyaşlarıyla bu bahçeyi suluyordu. Domur domur, gonca gonca güller vardı. Güller renk renk, desen desendi. Buram buram kokuyor ve yeşil yeşil yapraklar, manzaraya bir başka hal veriyordu.1970´lerde başlayan hitapları bugün Türkiye hudutlarını aşmış, Türk Cumhuriyetlerinde ve dünyanın dört bir bucağında yeni yeni çiçekleri açtırmıştır. Cennet gibi baharın birer müjdecileri olarak… ´Örnek Cemaat´i, ´Saadeti arayan insan´ı, ´Dava Adamı´nı, ´Ümit tomurcukları´nı tanımak istiyorsanız, gülşende dolaşmak, gül koklamak istiyorsanız, işte size bir demet…

(Arka Kapak)