Mesude Abla

428144_286461054752043_1339959169_n

Mutluluğu uzaklarda aramamam gerektiğinin bir hatırlatıcısı oldun. Huzurun, içimden dalga dalga etrafa yayıldığını gösteren ilk uyarıcım oldun. Kitaplarda okuduğum ruh ve mânâ insanlarının en net resmini çizdin dünyama. Ve şimdi, pencerem bir tuvalin çerçeveleri gibi, hayat resmini izliyorum her gün. Seni bir kez daha anıyor, ardından dualar gönderiyorum. Yalvarıyorum âlemlerin Rabb’ine; bana ve sırrı arayan herkese böyle bir son versin diye.

Gündelik telâşlarla koşturup hastaneye geldiğim günlerden biriydi. Nöbeti devralacaktım arkadaştan. Karışık koşturmalar vardı hastane koridorlarında. Bilirdim böyle zamanları. Ağır bir hasta olmalıydı. “Trafik kazası mı acaba?” diye düşünürken hızlı adımlarla hemşire odasına yöneldim ve bir çırpıda beyazlarıma bürünüp görevi devraldım. Önlüğümün sağını solunu, yakasını düzelte düzelte ilerlerken koridorda seni gördüm. Önümden geçirdiler hızla. O bembeyaz yüzünün hastalık sarısıyla boyandığını gördüğüm ân, koşmaya başladım ben de sedyenin yanında. “Çabuk olun!” diyordu doktor bey. Koştum, bir çırpıda dar koridoru geçip desibre odasına vardım. Elektrik şokunu hazırladım. Birkaç dakika sonra getirdiler seni odaya. Doktor bey hâlâ, “Çabuk olmalıyız!” diyordu. Sonra göğsünü bir kaldırıp bir indiren şoklarla sarsıldın. Yüreğim ağzımdaydı. En büyük hüzünleri yaşadığım ânlar, şifasına vesile olamadığımız hastaları gördüğüm ânlardı. Ama bu kez öyle olmadı, tam ümidi kesiyorken, hepimizin yüzünde “oh” dedirten bir rahatlama hâsıl oldu. “Geri döndü, geri döndü!” diye sevinç çığlıkları attı genç doktor. “Döndüren Rabb’ime hamdolsun!” dedim içimden. Ve odanı hazırlayıp yoğun bakım ünitesine aldık seni. Emanet edildiğin hemşire bendim. Gerçi kim kime emanet olacaktı, bunu zaman anlatacaktı bize; ama şimdilik görünen senin, benim gözetimimde olacağındı. İkimizi birden gözetense bütün âlemlerin Sahibi yüce bir merciydi. Bunu ikimiz de biliyorduk… 

Yoğun bakım katları soğuk olur, koridorları insanların korkuyla yüzleşip yüreklerinin ağızlarında olduğu yerlerdir. Sen, o kasvet dolu ortama düşmüş, benzi soluk ama misk kokulu bir goncaydın. Başındaki yazmayla yattığın odada melekleri andırıyordun. Seni yakından gördüğüm o ilk gün… İlk uyanışın, ilk kendine gelişin… Ve hemen yazmanı düzeltip titreyen ellerinle, abdest almak için işaret edişin… Konuşamıyordun; ama ellerin çok şey anlatıyordu. Bu nasıl bir teslimiyet ve nasıl bir bağlılıktı ki, şuurun tam mânâsıyla açık olmadığı hâlde Yaratan’ın huzuruna çıkmak istiyordun. Yattığın yerde elini yüzünü ıslatıp almana yardımcı olduğum abdest, en ihlâslı ânlarımda aldığım abdestle kıyaslanamayacak kadar derindi. İçimi bütün hücrelerime kadar kaplayan huzur, ruhumu serin sularda yıkamıştı âdeta. Ben bile bu kadar huzur duyduysam, senin mutluluğun kim bilir nasıldı! Her vakit, hastanenin yanındaki camiden gelen ezan sesleriyle açılıyordu gözlerin. Şaşkınlığımı tarif etmeye kelimeler yetmez. Kimi zaman uyandıramazdım seni, ilâç zamanın olurdu. Öyle derin uykulara dalardın ki, korkardım bir şey mi oldu diye. Namaz vakitlerine kilitlenirdim sonra. Bilirdim, ezan sesinde uyanırdın. Gözlerinle, yattığın yerden de olsa kılardın namazlarını. Namazlarına baktıkça utanırdım kıldığım namazlardan. Derme çatma zamanlara sığdırmaya çalıştığım namazlarım, eksik kalmış yanlarımı vururdu yüzüme. Sonra, kendini her toparlayışında “Elhamdülillah!” demelerin… Ve bizlerin küçücük yüklerin altında açtığımız isyan bayrakları gelirdi aklıma. Yüzünde okunan mutluluğu, tebessümlerin süslerdi yaprak misâli. 

Bahar günü gibi açık bir kış sabahı… O gün çok iyi gördüm seni. Doğrulup kalkmaya çalıştın ve başardın; azmine hayrandım. Mutluydun. Sevdiklerin yanında; annen, baban, kardeşlerin… Hafif ağrıların vardı. “Geçmiş olsun, bu sabah gerçekten iyileştiğinizi gösterdiniz.” dedim sevinçle. “Hamdolsun.” dedin. Sesini ilk defa bu kadar net duyuyordum. “Rabb’im bilir.” dedin sonra ve boyun büktün. İpek gibi dokundu sesin içime. Benim de yüzümde güller açtı Mesude Abla. Adını öğrendiğim ilk gün, sesini duyduğum, doğrulup oturduğunu gördüğüm gün, benim de baharım oldu. Adın gibi mesut baharlar getirdin dünyama. Eyüp Peygamber’in (as) çelik iradesindeki sabır, Hz. Osman’ın (ra) hicabındaki edeptin sen. Mesude Abla, seni görmeden evvel, senin gibi olanların hikâyelerini okurdum. Çıkıp geldin şimdi hayat bahçeme. Gitme, kal diyemedim sana; ama ruhumda izi kaldı isminin. Benliğimde izleri kaldı adanmışlığının. 

Kendini iyi hissettiğin o günün bir vakti, kolumdan çekip gözlerime baktın. Sinendeki ışığı gördüm o gün gözlerinin yeşilinde. Yumuşacık bir ses tonuyla; “Okuyor musun?” diye sordun. Tam olarak anlamadığımı hissedince şaşkın bakışlarımdan, “Kitap, dergi, gazeteyle aran nasıl?” dedin gülümseyerek. Ben de gülümsedim. “Pek vakit bulamıyorum doğrusu; ama okumayı severim.” dedim. Gazeteden, dergiden ve okumaktan bahsettin uzun uzun. Bazen nefesin yetmiyordu; ama yine de anlatmaktan geri durmuyordun. Bense ağzından çıkan her kelimeyi merak ve hayretle dinliyordum. Okumak diyordun, yeniden okumak… Kitapları yazarlarıyla tek tek biliyordun. Her kitap olmaz; ama diyordun. Seçici olmak lâzım… Dergide de gazetede de. Okuduğumuz gazete bize sadece doğru haberi vermeliydi. Temiz, doğru, dürüst ve iyiye dönük olmalıydı. Can kulağıyla dinliyordum seni. Sonra “Abone misin?” diye sordun. “Evet” dedim; ama içimde bir şeyler kopup kopup düştü başıma. Ben de bu güzel yolda hizmet ettiğimi zannediyordum; ama seninki bir başkaydı. Ağır bir hastalığın kollarında bile bu iyilik davasına hizmet etmekle hemhaldin. Sonra dergi dedin. “İnsan bilmediğinin düşmanıymış. Çok okumalıyız. İlim, edebiyat, fizik, kimya, biyoloji, tıp… Hepsini içine alan bir dergi bu.” diye bitirdin sözlerini. “Aboneyim!” dedim içimden, “Neredeyse hiç okumadığım bir dergiye aboneyim.” Başyazarının okuma özrümüzden şikâyet ettiği bu canım dergileri üst üste istifleyip raflara dizişim geldi aklıma. Vakit yok ha… Üşengeç yanımın en bayağı bahanesi! “Elimizde böyle güzel bir ilim mecmuası varken neden okumuyoruz? Vallahi vebaldir bu. Hem yazana, hem basana, hem dağıtana, emek sahibi herkese vefasızlıktır bu!” dedin, sanki iç konuşmalarımı duymuştun. “Okumalı ve okunmasına vesile olmalıyız.” diye bitirdin sözlerini. 

O gün nöbeti devredip evime doğru yola koyulduğumda aklımda hep senin sözlerin vardı. Demek elimdeki nimetlerin kıymetini bilmiyormuşum Mesude Abla. O gece sabaha kadar uyumadım. Nöbetin yorgunluğu yoktu üzerimde. Gün ağarana kadar okudum, okudum, okudum. Ve çevirdiğim her sayfada okumanın lezzetine bir kez daha vardım. Binlerce teşekkür ve dua gönderdim sana… 

Bir günlük aradan sonra yine nöbet günündeyim. Nöbeti devralırken seni sordum arkadaşa. “Çok sancısı var.” dedi. Şaşkınlığımdan keder damlıyordu. Oysa iyiye gittiğini sanıyordum. Hemen yanına koştum. Oda kapısına yaklaşırken iniltilerini duydum. Tam ziyaret saatiydi, yanında arkadaşların vardı fenalaştığında. Hemen ağrı kesici iğneler yapıp, serum taktım. Bir taraftan inliyordun sancıdan, bir taraftan da elinle işaretler yapıyordun. Ne söylemek istediğini anlayamadım, durumun ciddileştiği için arkadaşlarını çıkardım odadan. Onlar çıkarken birine seslendim ve “Ne diyor Mesude Abla, anlayamadım.” dedim. Telâşlıydım. Gözleri dolmuştu arkadaşının, o da senin gibi tertemiz yüzlüydü. “Dergi ve gazeteye abone bulun.” diye işaret ettiğini söyleyince donup kaldım. “Talebelere burs bulun.” diye işaret ettiğini söylerken hele, arkadaşının sesi titriyordu. Bütün benliğim ürpermişti arkadaşının ardından bakakaldığımda. Tepetakla olmuştum. Bu nasıl bir hizmet şuuruydu Allah’ım! Senin bu hassasiyetin yanında benim küçük adımlarım ne de küçük kaldı Mesude Abla… Hastalığın zirveye tırmanıp seni hırpaladığı ânlarda bile düşündüğün şey, insanlara fayda sağlayıp Allah’ın rızasını kazanmaktı. Bir kez daha utandım o gün kendimden Mesude Abla. 

O günden sonra sancısız günün geçmez oldu. Her gün ağrın, sızın oluyordu; ama derdin bunlar değildi senin. Senin derdin başkaydı, senin derdin O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) derdindendi. Artık gözlerini bile açamaz hâle gelmiştin, dudaklarının hafif kımıldamalarından anlıyordum namaz kıldığını, dualar ettiğini. 

Nöbet dönüşlerinde evimde boşa geçirmiyordum artık zamanımı. Sürekli okuyordum. Talebelik yıllarıma geri dönmüştüm sanki. Demek ki çalışmak engel değilmiş. İnsan istedikten ve zamanını güzel tanzim ettikten sonra okumaya da, ibadete de vakit ayırabiliyormuş. Allah razı olsun senden, uyumuş ilim evlâtlarımı uyandırdın gönül evimde.

Yeni bir nöbet günü daha. Nöbeti devraldığım arkadaşa seni sordum yine. “Bugün hiç sancısı olmadı.” dedi. Yüzümdeki bütün çizgiler tebessüme döndü. Ve hamdettim Rabb’ime. Rahat ve hızlı adımlarla odana doğru yola koyuldum. Gözlerim koridorda aileni aradı, kimseler yoktu. Yaklaştım ve yavaşça odanın kapısını açtım. Annen, baban, kardeşlerin hepsi çevrelemişti yatağını. Seni göremedim önce. Biraz daha yaklaştığımda hepsinin sessiz sessiz ağladığını gördüm. Elimdeki serum düştü, canım çekildi sanki parmaklarımın ucundan. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Gözlerimden sessiz akan suların tuzunu hissettim. İlk defa bir hastanın vefatı bana bu kadar tesir ediyordu Mesude Abla. Kendimi toparlayabildiğim ilk ânda; “Başınız sağolsun! Üzülmeyin, cennetlere uçacak inşallah!” diyebildim. Sesim titriyordu. Ailen de gibi teslimiyet doluydu. Baban şunları söyledi: “Hemşire hanım, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sırtını sıvazlıyormuş, onun için hiç ağrısı olmamış bugün.”

Sen, önde gidenlerdendin Mesude Abla. Efendi-miz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kardeşim dediklerindendin. Hamdolsun, bana seni tanımayı lütfetti Rabb’im. Senin ibadet ve hizmet eksenli dünyandan ben de nasiplendim. Ne mutlu bana ki, seni yanına almadan Rabbim, benim yanıma getirdi. 

Sen, çileye hasret çiçeklerin yeşerdiği berrak suların beyaz köpüğüsün Mesude Abla. “Hayy” ism-i şerifine sahip Yaradan’ın verdiği hayatı O’nun yolunda harcayıp, O’nun huzuruna gülerek gidenlerdensin. Ölümün bile ne güzel bir hizmet Mesude Abla. Senin gibi pek çok ışık kahramanının hikâyesini okudum zamanında; ama sen, bizzat kendinle çıkageldin hayatıma. Ahiretin nurlarla dolsun, mesut olma sırrına erebilen güzel abla, adı gibi mesut abla.

Kümbet

Kümbet

Durumu anlatarak, karşısındaki adamı yumuşatmaya çalışıyor; fakat bir türlü ikna edemiyordu. Çaresizlik, elini-kolunu bağlıyordu. Adam, lâftan anlayan biri değildi, oysa onun için kaç gece kalkıp dua etmişti. Son bir gayretle sesini yumuşatıp öyle konuştu:

– Cemal Bey, bize bir hafta daha müsaade edin, yurdumuzun kira borçlarının tamamını ödeyeceğiz.

– Bu müsaadeyi vereli kaç hafta oldu Ahmet Bey! Seni severim; ama para işi başka. Bir senedir bu lâfları dinliyoruz, sizin bu yalanlarınızdan…

Mal sahibi, yine başa dönmüş ve hakaretlerini sıralamaya başlamıştı. Ahmet Bey, ‘yalan’ kelimesinden sonrasını duymadı. Kulak zarları sanki bu tür hakaretleri duyurmama emri almış gibiydi. Cemal Bey, ağzına gelen her şeyi söylemiş ve kapıyı çarpıp gitmişti. Ahmet Bey’in zihninde Cemal Bey’in son cümlesi kaldı:

– Ahmet Bey, daha fazla bekleyecek sabrım kalmadı. Paramı alamazsam, tahliye taahhütnamesini devreye sokar ve sizi bütün şehre rezil ederim.

Ahmet Bey ve dostları, çaresizliğin ezikliğini yaşıyordu. Toplandıkları küçük tuhafiye dükkânı herkese dar geliyordu. Dayandığı masa âdeta onu taşıyamaz hâle gelmiş, her şey etrafında dönmeye başlamıştı. Burada daha fazla durmak olmazdı. Kendini dışarı attı. Kavak ağaçlarını okşayarak gelen bir sonbahar rüzgârı, yüzündeki sıkıntı terlerini soğuttu. Gökyüzüne baktı. Mavilikte adacıklar oluşturan dağınık pamuk yığınları ona, dertlerinin de parçalanacağı hissini veriyordu. Derin bir nefes aldı. Dudaklarından, “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez, Allah kerîmdir.” sözleri döküldü. Şehrin ana caddesini adımlamaya başladı. 

Bu küçük Anadolu şehrine geleli henüz dört ay olmuştu. Bir önceki günün borcunu ödemek için, yeni borç bulmakla geçmişti zamanı. Belini doğrultmaya zaman bulamamış, bir elin parmaklarını geçmeyen yârenleriyle ileriye dönük bir hayır kapısını aralayamamıştı. Dışarı çıkması iyi olmuş, biraz rahatlamıştı. Etrafına baktığında, şehrin dış mahallesine kadar yürümüş olduğunu fark etti. Birçok eski binanın bulunduğu şehrin bu bölümlerine daha önceden hiç gelmemişti. Yüz metre kadar ileride bir kümbet; duruş ve mimarisiyle âdeta kendini davet ediyordu. Oraya doğru ilerledi. Yaklaştıkça kümbet daha aydınlık görünmeye başladı. Gönlü bir hayli rahatlamıştı. Türbenin kapısına vardığında, ruhunda tam bir sükûnet hâsıl olmuştu.

Kümbet kapısının yanına asılmış levhada; “Serveri Alperâni Pîran Ebu’l-Hasan Harakânî” yazıyordu. Burası adını sık duyduğu ve ziyaret etmeye niyetlendiği Harakânî Hazretleri’nin makamıydı. Pişmanlık içinde söylendi: “Söyleneni yapmazsan, işte hazret seni çârnâcâr ayağına getirir.” 

Bu şehre geleceği zaman, gönül eri hocasını ziyaret etmiş ve ondan dua istemişti. Hocası da: “Anadolu kutlu bir yerdir. Orada her dağın, tepenin, şehrin maddî sahiplerinin yanında mânevî sahipleri vardır. Gittiğiniz yerde Gavs-ı Âzam mertebesinde ve tasarrufu zamanımızda da devam eden Harakânî Hazretleri bulunmaktadır. Varınca onu ziyaret edin. Dara düşünce de, onun tasarrufuna başvurmaktan çekinmeyin.” demişti. Bu tavsiyeyi, bu zamana kadar nasıl hatırlamadım, diye kendi kendine kızdı; ama artık yapacak bir şey yoktu.

Yavaş adımlarla kümbetin etrafını dolaştı. Küçük pencereler, içeriyi göstermeyecek kadar tozluydu. Duvara yapıştırılan levhada, Harakânî Hazretleri’nin kısa biyografisi yazılıydı: “Alparslan’dan yaklaşık 40 yıl önce 1033’te Anadolu’ya giren ve Yahniler Dağı’ndaki muhaberede şehit düşen Serveri Alperâni Pîran lâkabıyla anılan Ebu’l-Hasan Harakânî, (buraya) Anadolu’nun mânevî fethinde bulunmak üzere gelmişti. Buhara’nın Rey kasabasının Harakan köyünde yaşamış olan Ebu’l-Hasan Harakânî vasiyeti üzerine şehit düştüğü yere defnedilmiştir.”

“Harakânî, diğerkâmdı; dertlinin derdiyle ilgilenmeyi severdi. Gerçek kulluğun, kula hizmetten geçtiğini bilenlerdendi. Harakânî der ki: Bir kalbde üzüntü varsa, o kalb benim kalbimdir.”

Kendinden bir şeylerin bu satırlara gizlendiği hissine kapıldı Ahmet Bey. Dertleşecek birini bulmuş gibi sevindi. Bu zât, iç dünyasında kopan fırtınalardan ne kadar haberdârdı.

Kırık gönlünü tamir edecek mânevî mimar burada mıydı? Gönül eri hocasının dedikleri aynen çıkıyor muydu? Artık doğru yere yönlendirildiğinden emindi. Kalın tahta kapının kilitli olup olmadığını düşünmeden, kendini bekleyen bir dostun hânesine girer gibi, “Bismillahirrahmânirrahîm” diyerek kapıyı açtı. Küçük kapıdan ancak eğilerek içeri girebildi. Doğrulunca, karşısında bütün azametiyle bir alperen kabrinin durduğunu gördü. Tozlu camlardan sızan ışık, içeriyi tam aydınlatmasa da, nurânî aydınlık âdeta güneşe ihtiyaç bırakmıyordu.

“Esselâmü alayke ey Allah dostu!” diyerek başını sandukanın siyah taşlarına dayadı. “Bir kalbde üzüntü varsa, o kalb benim kalbimdir, diyen ey koca Gavs-ı Âzam, şu yaralı gönüllerimize, neslimize, merkadin olan şu topraklara himmet. Sen hangi niyetle gelip buralarda şehit olduysan, bizler de aynı niyetle buralara geldik.”

Ahmet Bey, gönlündekileri paylaştı Harakânî Hazretleri’yle. Aynı dertten bîzar iki kalbin hâlleşmesi uzadıkça uzadı. Tâ ki bir dost gelip onu Harakânî’nin huzurundan kaldırana kadar. Ahmet Bey, yurda nasıl geldiğini, kimin getirdiğini hatırlamıyordu.

Bir dostu ‘namaz’ dedi, kıldı; ‘teheccüt’ dedi, kalktı…

Kendini hâlâ kümbette ve Harakânî’nin sandukasına başını dayamış gibi hissediyordu. Gece boyunca yarı uyanık hâlde yurdun kira ücreti ve Harakânî’nin kendini kabulü arasında gitti geldi.

Sabah namazından sonra gözleri dalmıştı. Uyandığında geceki hâlet-i ruhiyesinin geçtiğini anladı. Toparlandı. Eşyalarını yerleştirirken masanın üzerinde küçük bir paket gördü. Arkadaşlar gerekli parayı bulmuşlar, diye sevindi. Hemen odasından çıkıp arkadaşı Hasan’a merakla sordu:

– Parayı kim getirdi? 
– Bilmiyorum Hocam. Akşamdan beri ben buradayım, odanıza kimse girmedi.
– Hayırdır inşallah. Tam ihtiyacımız kadar para var masanın üzerinde. Ben de sizler bulup getirdiniz diye düşündüm.
– Kimse gelmedi hocam, eminim bundan.
Sonra aklına gönül eri hocasının söylediği sözler geldi. Evet, o doğru söylemişti. Harakânî Hazretleri’nin, maddî-mânevî tasarrufu devam ediyordu.

—İlhan İşler—

Ânsızın

Neden ağlar ki bir insan
Gülmenin doruğundayken, ansızın?
Nedir adı, her ân değişen
Üzerime sinmiş bu garipliğin?
Bütün bu telâş niye
Fazlalıkları yaşarmış gibi?
Her şeyi sığdırmayı bir âna
Niçin ister ki insan?

Sorabilir miyim derdime
Hem varlığı hem de yokluğuyla neden hüzünlendirir?
Nasıl istemez ki bir insan
Bütün ihtişamıyla yaşamayı, sadeliği?
Ve gidersen bir gün, nedir kalan
Varlığın mıdır, yoksa hiçliğin mi?
Doğru mu üzerindeki elbisenin
Çamurdan işleme bir kumaştan olduğu?

 

Salih Sarıkaya

İnsanlık İçin Sevginin Önemi

Sevgi, insan ruhuna hitap eden sözsüz-kelimesiz evrensel bir lisandır. O, gönülleri büyüleyip kendine çeken, hiç kimsenin hatta en vahşi ruhların bile karşı koyamayıp teslim olduğu sihirli bir güç kaynağıdır.. evet böyle bir güç kaynağıdır ve hiçbir şeyden anlamayan bedevîler bile, onun o yumuşaklardan yumuşak mûnis dilinden mutlaka bir şeyler anlar ve mest olurlar.

Sevgide peygamberâne tesirin güç ve sihiri vardır. O, kendine mahsus beyânıyla benliğimizin enginliklerine yağmaya başlayınca, onunla anlatılmak istenen şeyleri rûhumuzun bütün derinliklerinde duyar ve verilecek mesajı hemen kabullenmeye hazır hâle geliriz.

Gönüller sevgiyle attığı, çehreler samimiyetle tüllendiği ve gözler kendilerini o büyülü tebessümlere saldığı zaman, insan hiçbir şey konuşmasa da, derûnundaki kitabı bütün fasıllarıyla, bâblarıyla muhataplarına intikâl ettirmiş sayılabilir.

Sevginin sesi-soluğu, samimiyet ve sıcaklığın derecesine göre, hemen ekseriyetle hislerimizi coşturur ve bizi itimattan teslime, teslimden kabule, kabulden güvene yükselterek ruhlarımıza en beliğ hitapların, en meşhur kitapların anlatamayacağı en enfes mânâları fısıldar.

Sevginin müphem nağmeleri gönül yamaçlarında her zaman bir bülbül sesi gibi duyulur ve bir beşik ninnisi safvetiyle bütün benliğimizi sarar.. hem öyle bir sarar ki, onun karşısında sevinçten, neşeden, bir çocuk gibi diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağlayasımız gelir.

Sevgi, o sımsıcak anne kucağı gibi havası ve her kapıyı açabilen anahtarlar gibi büyüsüyle, bütün varlığın usâresini ve her türlü ledünnî alâkanın mânâsını gönüllerimize boşaltan bir sihirli musluktur. O saf musluktan akan muhabbet kevserini duyabildiğimiz ölçüde, duygularımız öylesine şahlanır, ruhlarımız o denli heyecanlanır ve köpürür ki, benliğimizin tavanı delinip de göklerin ebedî neşvesine erecekmişiz gibi oluruz.
 
 (Sızıntı, Ocak 1995, Cilt 16, Sayı 192)