Kunut ve DUA

indirBen yaklaşık 5 yıl diye hatırlıyorum; arkadaşlarıma da sordum, onlar da öyle söylediler. Dile kolay tam 5 yıldır Hocaefendi cehri kıraat yapılan namazlarda istisnalar hariç imamlık yapmıyor.

Arkasında namaz kılınacağına, imamlık evsafını haiz olduğuna inandığı insanları mihraba geçiriyor. Ama 10 Şubat 2014 günü akşam namazında bir istisna daha yaşadık. İmamete geçmek için mihraba doğru yürümeye başladı Hocaefendi. Sevinçle dolu bir şaşkınlık vardı hepimizde.

Eski günleri hatırladım. Hem kendisinin hem de arkasında saf tutan gözü yaşlı, bağrı yanık nice insanların hıçkırıklarla kıldığı namazları. Bu namaz da öyleydi çünkü. Arka saflardayım ama duyuyorum. Hocaefendi ağlıyor. Ağlamaları karşılıksız kalmıyor; yüksek dağlarda yankılanan ses misali cemaatten gönlü hüşyar bazıları ağlayarak karşılık veriyor bu ağlama ve hıçkırıklara. Rüku’da, kaveme’de, secde’de duyduğumuz tesbihatlar ateş üzerinde kaynayan güveç misali ses çıkartıyor. Tesbihatlar, tazimler, tebciller sanki susuzluktan kıvrım kıvrım olmuş insanın dudaklarının su ile buluştuğu zaman çıkardığı sesler eşliğinde yapılıyor.

İki rekat böyle bitti. Üçüncü rekattayız. Kaveme’ye sıra geldi. “Semiallahu limen hamideh” beyanı “Rabbena leke’l hamd, hamden, tayyiben, kesiran mübareken fîh” diye karşılık buldu cemaatten her zamanki gibi. Secdeye gideceğiz ama gitmiyoruz. İntikal tekbirini bir türlü almıyor Hocaefendi. Tam o esnada cehren “Allahümmehdina fîmen hedeyte. Ve âfina fimen âfeyte…” duası duyduk Hocaefendi’nin sesinden İ. Abbas tariki ile gelen kunut duasını okuyordu ağlaya ağlaya.

‘Nâzileler’ esnasında kunut…

Sizi bundan 29 yıl öncesine götüreyim şimdi. Ankara İlahiyat’ı yeni bitirmiş çiçeği burunda mezunum. Hocaefendi’nin yanına tefsir, fıkıh, hadis tedrisi yapmak üzere gittim bir arkadaşımla beraber. 10 arkadaşız. 24 saat aynı atmosferi paylaşıyoruz. Büyük bir lütuf bizler için. Günde sadece ders halkasında birlikte geçen zamanımız 3-4 saat. Öğle yemeği, ikindi namazı ve akşam yemeği sonrası oturmaları da hesaba katarsanız günde en az 7-8 saat beraberiz. Namazlar, tesbihatlar, yemek sofraları, 2-3 kişiyi geçmeyen ortamlardaki beraberlikler, geziler… Hasılı birlikte geçirdiğimiz hayatın her bir karesi bizler için ders mahiyetinde. Eskilerin talim-terbiye diyerek anlattığı muhtevayı her gün ve her an yaşıyoruz. Hangi ölçüde istifade ettik, o ayrı bir mesele. İstifade etme herkesin istidâdına vâbeste.

O günlerde benim dikkatimi çeken şeylerden birisi Hocaefendi’nin bazen sabah namazı farzının ikinci rekatında kaveme’de yaptığı kunutlar. Kunut sözlükte “Allah’a itaat etme, mahviyet ve tevazuunu ortaya koyma” manasında bir kelime. Istılahta ise bu manayı muhtevi dualarla Allah’a yalvarma demek.

İlahiyat mezunuyum ama Şafilerin sabah namazında kunut okudukları haricinde kunut hakkında sadre şifa bir bilgim yok. Okunan dua da zaten ezberimizdeki kunut değil. İzah etti Hocaefendi; nâzile kelimesini kullandığını bugünkü gibi hatırlıyorum. İlk defa duymuştum bu Arapça kelimeyi. Nâzile “şiddetli musibet” demek. “Nâzileler esnasında Efendimiz (sas) okumuş.” dedi. Pekâlâ nâzile neydi? Irak’tan Afganistan’a, Cezayir’den Mısır’a, Filistin’e kadar ümmet-i Muhammed’in başına gelen musibetlerdi, felaketlerdi. Nereden mi hatırlıyorum? Kendi el yazısı ile yazdığı ve sürekli yenileyip bize okumamız için verdiği dualardan. Bu ülke isimleri de oradan kalma.

İşte o gün akşam namazında kunut duasını duyduğum an zihnim maziye doğru gitti ve aklıma gelen ilk şey nâzile oldu. Namaz sonrasında bu nedir diye etrafıma toplanan birkaç kişiye ‘Hikâyesini yazarım ama sıradan değil sıra dışı bir şey.’ dedim Efendimiz’in hayatındaki kunutları da hatırlatarak.

Şöyle ki, Efendimiz’in (sas) Hanefilerin vitir, Şafilerin sabah namazlarında yaptığı kunutları ve okuduğu duaları vardır. Kunut, namaz ibadeti içinde yapılan o hareketin, duruşun, yönelişin, itaatin, tevazu ve mahviyeti ortaya koyuşun adı. Biz o yönelişteki dualarla kunut kelimesi birleştirmiş ve kunut duası demişiz. Bizim vitir, Şafilerin sabah namazında okuduğu dualar bu cümleden.

Bununla beraber Efendimiz (sas), bazı hadiseler münasebetiyle de kunutlar yapmış ve kunut yapmasına gerekçe teşkil eden hadiselere uygun şekilde dua veya havalelerde bulunmuştur. Mesela, Bi’r-i Maune faciasında 69 sahabinin şehit edildiği haberi geldikten sonra Allah Rasulü (sas) ashabını şehit eden Necd kavmine ve onların elebaşı Amir b. Tufely’e beddua yapmıştır. Söylediği şey: “Allah’ım! Mudar kabilelerini kahreyle! Onların yıllarını Yusuf Peygamber’in kıtlık yılları gibi çetin yap, başlarına dar getir! Allah’ım! Lihyanoğullarını, Adal, Kare, Zi’b, Ri’l, Zekvan ve Usayye kabilelerini sana havale ediyorum.” Tam bir ay süren bu duaya, havaleye -isterseniz beddua deyin- sahabe-i kiram da “amin” demiştir.

    Şimdi kunutun çerçevesini böylece belirledikten sonra dönelim o günün akşam sonrası muhabbetine. Söz ister istemez kunuttan açıldı. Birkaç soru sordum. İlki, nâzile meselesi. Merhum Osman Demirci Hoca’dan referansla anlattı. Çok eski yıllarda Hocaefendi’nin Şafiî mezhebini takliden sabah namazlarında okuduğu kunutu ona sormuşlar. O da benim yukarıda arza çalıştığım türden bilgiler vermiş. “İyi ama şimdi felaket mi var?” deyince dinleyiciler; “İnsaf edin. Âlem-i İslâm’ın içinde bulunduğu bugünkü halden daha büyük musibet ve felaket mi olur?” diye cevap vermiş. Sorumun cevabını almıştım hem de fazlasıyla. Fazlası şu, demek ki Hocaefendi 1985’ten önce de çeşitli vesilelerle kunutta bulunuyormuş.

 İkinci sorum; fıkhî ahkam adına oldu. Fıkıh kitaplarında hatırladığım bazı içtihadî bilgilerdeki tercihini sordum. Kunutun 5 vakit namazda da yapılabileceğini söyledi. Sabah ve akşam namazlarında cehri olarak okunması, cemaatin de amin demesi tercihinde bulundu. Cemaatle olunca hadisteki “ihdinî, âfinî” türünden tekil sigalarının “ihdinâ, âfinâ” şeklinde çoğula değiştirmenin mahzuru olmadığını ifade etti.

İbni Abbas’tan gelen rivayet

Pekâlâ Hocaefendi kunutta ne okudu? Yukarıda hikâyesini anlatırken ilk iki cümlesinden çıkartanlar olmuştur ama herkes önce derin bir nefes alsın; hani sebeplerin bütünüyle sükût ve sukût ettiği zaman Hocaefendi’nin meseleyi asıl sahibine havale ettiği -bazıları bunu çarpıtarak hâlâ beddua demeye devam ediyor- gibi havale etmedi. Efendimiz’in (sas) Bi’r-i Maune sonrası yaptığı türden isimler sayarak bedduada da bulunmadı. Sadece ve sadece İbni Abbas rivayetiyle bizlere intikal eden duayı çoğul kipini kullanarak okudu. Hepsi bu kadar. Hatta o akşam “Niçin bu kunutu tercih ettiniz?” dedim. “Daha câmi” bulduğunu söyledi.

Bu yazı ile siz de sabah ve akşam namazlarında kunut yapın mı diyorum? Ben vâkıayı ve Hocaefendi’nin tercihini naklettim. Bu tercihi tercih edip etmeme herkesin kendi bileceği bir şey. Bununla beraber bir kanaatimi izhar edeyim; bizler şu an merhum Osman Demirci Hoca’nın yaptığı tesbitin bir adım ötesinde bulunuyoruz. O âlem-i İslâm’a gelen musibet diyordu; ben dine gelen musibet diyorum. Zira son iki aydır ülkemizde yaşananlar gösteriyor ki şahıs, grup, devlet değil, bu süreçte en büyük zararı maalesef din görüyor. Bundan daha büyük musibet mi olur?

Bediüzzaman Hazretleri ne güzel söyler:

“Asıl ve muzır musibet, dine gelen musibettir.”

Ahmet Kurucan

http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/kunut-ve-dua_2200738.html

Son Süvari

son_suvari2          SON SÜVARİ – Ferid el-Ensari –  

7 bölümden oluşan “Son Süvari” yazarın Bediüzzaman Hazretlerini arayışı onun hikayesinde ve zaman içinde yaptığı yolculuğu anlatıyor. Bediüzzaman’ın hayat kronolojisine bağlı kalınarak yazılan eserde, eski Said ve yeni Said dönemlerinde yaşananlar kimi zaman romanın kahramanının, kimi zaman da hatıralara şahit olan insanların diliyle aktarılmış.

        Dünyanın en hazin zamanlarında karanlığın hüküm sürdüğü İslam coğrafyasında yanan, bir kandildi Bediüzzaman Said Nursi. Kimsenin en küçük bir ışık yakmaya dahi cesaretinin olmadığı bir zamanda buldu kendini. Ağrı dağının infilak ettiği bir rüyanın dehşetinden kopup geliyordu O.

        Milletini imansızlığın zincirlerinden kurtaran büyük bir iman ve ruh kahramanıydı. Düşmanına düşmanlığını unutturan bir siması, karanlığı delen keskin bakışları vardı. Herkesi hayran bırakan bir zekası, hakikat için çarpan sadık bir kalbi vardı. Karanlığın ortasındaki zaman, Allah’a adanmış aydınlık bir ruhla yeniden tanışma fırsatını yakalamıştı.

        Hiç kimseye bir şeyi sormayan ama kendisine sorulan her soruya cevap veren biri vardı artık. Uzun, çileli ve yalnız yaşanacak bir ömür, sadık emanetçisiyle buluşuyordu. Harp meydanları, esaret koğuşları, mahkeme salonları, hapishaneler, işkenceler, suikastler ve sıkı yönetim bu hayatın özetiydi adeta. Düşmanları zulmetmekten yorulsa da o sabrıyla direniyor, direndikçe tazeleniyor, tazelendikçe aydınlatıyordu kalpleri.

Said di, Said gibi yaşadı. Anlattığı hakikatin Said’i oldu.

6 Kasım 2009 tarihinde vefat eden Fas’lı fıkıh alimi ve yazar “Ferîd el-Ensârî” nin Türkiye’de tedavi gördüğü sırada kaleme aldığı “Son Süvari” isimli roman Şah Damar yayınları tarafından ilk kez Türkçe olarak yayımlandı.

Varidat ve müşahedelerin refakatinde Üstad Hazretleri ile yapılan hasbihâller..
Roman boyunca sizi terketmeyecek hasret ve hicran kokulu cümleler..
Satır aralarında kendini hissettiren vuslat arayışları..
Zaman zaman kavuşmaktan duyulan sevinçler,bazen de ayrılığın mirası acılar ve ızdıraplar..
Derken vuslatla birlikte gelip kederleri gideren teselliler..
Kısaca vuslat ve firakın iç içe yaşandığı bir roman …
 

Dava Adamı

Dava Adamı dünyayı aşmış adamdır. Aşamayanlar dava adamı olamazlar. Dindar olurlar, inanç ve akidelerinde tam olurlar ama, dava adamı olamazlar. Dava adamı İslam’a ve Kur’an’a hizmetten bir an dûr olsa, kendini büyük günah işlemiş sayar. Onlara göre bu günahın tevbesi de ‘Estağfrullah’ değildir. Bu günahın tevbesi günahın ağırlığının vicdanda duyulması ve tekrar hizmete dönülerek, ölesiye hizmet edilmesidir.

M.Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 1, s.145