Nûr-u akıl,kalbten gelir.

384431_10150522412228718_653323717_8746598_46762682_n

Nûr-u akıl,kalbten gelir.

              Gözün karası gece, fakat ışıklı gece, beyazı ise gündüzdür, fakat karanlık gündüz gibidir.Çünkü gözün karası olmazsa beyazı ile görülmez.İnsanda dimağ, gözün beyazına ve karanlık gündüze, kalb ise gözün karasına veya göz bebeğine ve ışıklı geceye benzetilebilir.Gündüz ve gece birlikte bir günü tamamlar; göz ile görebilmek için de gözün akının yanısıra karası da bulunmalıdır.Yoksa görmek mümkün değildir; gündüz, kapkaranlık gece olur. Bunun gibi, kalbin ışığı, yani iman olmazsa, sadece dimağın ürünü olan fikir hiçbir zaman aydınlatıcı olamaz.Bilgi ve düşünce, iman olmadan sadece kapkaranlık cehalet fışkırtır. Kendilerini aydın, yani münevver, ışık kaynağı, ışık saçıcı görenler, bu gerçeği iyi görmelidirler.

Risale-i Nur’da Küllî Kaideler

Ali Ünal

Reklamlar

Kümbet

Kümbet

Durumu anlatarak, karşısındaki adamı yumuşatmaya çalışıyor; fakat bir türlü ikna edemiyordu. Çaresizlik, elini-kolunu bağlıyordu. Adam, lâftan anlayan biri değildi, oysa onun için kaç gece kalkıp dua etmişti. Son bir gayretle sesini yumuşatıp öyle konuştu:

– Cemal Bey, bize bir hafta daha müsaade edin, yurdumuzun kira borçlarının tamamını ödeyeceğiz.

– Bu müsaadeyi vereli kaç hafta oldu Ahmet Bey! Seni severim; ama para işi başka. Bir senedir bu lâfları dinliyoruz, sizin bu yalanlarınızdan…

Mal sahibi, yine başa dönmüş ve hakaretlerini sıralamaya başlamıştı. Ahmet Bey, ‘yalan’ kelimesinden sonrasını duymadı. Kulak zarları sanki bu tür hakaretleri duyurmama emri almış gibiydi. Cemal Bey, ağzına gelen her şeyi söylemiş ve kapıyı çarpıp gitmişti. Ahmet Bey’in zihninde Cemal Bey’in son cümlesi kaldı:

– Ahmet Bey, daha fazla bekleyecek sabrım kalmadı. Paramı alamazsam, tahliye taahhütnamesini devreye sokar ve sizi bütün şehre rezil ederim.

Ahmet Bey ve dostları, çaresizliğin ezikliğini yaşıyordu. Toplandıkları küçük tuhafiye dükkânı herkese dar geliyordu. Dayandığı masa âdeta onu taşıyamaz hâle gelmiş, her şey etrafında dönmeye başlamıştı. Burada daha fazla durmak olmazdı. Kendini dışarı attı. Kavak ağaçlarını okşayarak gelen bir sonbahar rüzgârı, yüzündeki sıkıntı terlerini soğuttu. Gökyüzüne baktı. Mavilikte adacıklar oluşturan dağınık pamuk yığınları ona, dertlerinin de parçalanacağı hissini veriyordu. Derin bir nefes aldı. Dudaklarından, “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez, Allah kerîmdir.” sözleri döküldü. Şehrin ana caddesini adımlamaya başladı. 

Bu küçük Anadolu şehrine geleli henüz dört ay olmuştu. Bir önceki günün borcunu ödemek için, yeni borç bulmakla geçmişti zamanı. Belini doğrultmaya zaman bulamamış, bir elin parmaklarını geçmeyen yârenleriyle ileriye dönük bir hayır kapısını aralayamamıştı. Dışarı çıkması iyi olmuş, biraz rahatlamıştı. Etrafına baktığında, şehrin dış mahallesine kadar yürümüş olduğunu fark etti. Birçok eski binanın bulunduğu şehrin bu bölümlerine daha önceden hiç gelmemişti. Yüz metre kadar ileride bir kümbet; duruş ve mimarisiyle âdeta kendini davet ediyordu. Oraya doğru ilerledi. Yaklaştıkça kümbet daha aydınlık görünmeye başladı. Gönlü bir hayli rahatlamıştı. Türbenin kapısına vardığında, ruhunda tam bir sükûnet hâsıl olmuştu.

Kümbet kapısının yanına asılmış levhada; “Serveri Alperâni Pîran Ebu’l-Hasan Harakânî” yazıyordu. Burası adını sık duyduğu ve ziyaret etmeye niyetlendiği Harakânî Hazretleri’nin makamıydı. Pişmanlık içinde söylendi: “Söyleneni yapmazsan, işte hazret seni çârnâcâr ayağına getirir.” 

Bu şehre geleceği zaman, gönül eri hocasını ziyaret etmiş ve ondan dua istemişti. Hocası da: “Anadolu kutlu bir yerdir. Orada her dağın, tepenin, şehrin maddî sahiplerinin yanında mânevî sahipleri vardır. Gittiğiniz yerde Gavs-ı Âzam mertebesinde ve tasarrufu zamanımızda da devam eden Harakânî Hazretleri bulunmaktadır. Varınca onu ziyaret edin. Dara düşünce de, onun tasarrufuna başvurmaktan çekinmeyin.” demişti. Bu tavsiyeyi, bu zamana kadar nasıl hatırlamadım, diye kendi kendine kızdı; ama artık yapacak bir şey yoktu.

Yavaş adımlarla kümbetin etrafını dolaştı. Küçük pencereler, içeriyi göstermeyecek kadar tozluydu. Duvara yapıştırılan levhada, Harakânî Hazretleri’nin kısa biyografisi yazılıydı: “Alparslan’dan yaklaşık 40 yıl önce 1033’te Anadolu’ya giren ve Yahniler Dağı’ndaki muhaberede şehit düşen Serveri Alperâni Pîran lâkabıyla anılan Ebu’l-Hasan Harakânî, (buraya) Anadolu’nun mânevî fethinde bulunmak üzere gelmişti. Buhara’nın Rey kasabasının Harakan köyünde yaşamış olan Ebu’l-Hasan Harakânî vasiyeti üzerine şehit düştüğü yere defnedilmiştir.”

“Harakânî, diğerkâmdı; dertlinin derdiyle ilgilenmeyi severdi. Gerçek kulluğun, kula hizmetten geçtiğini bilenlerdendi. Harakânî der ki: Bir kalbde üzüntü varsa, o kalb benim kalbimdir.”

Kendinden bir şeylerin bu satırlara gizlendiği hissine kapıldı Ahmet Bey. Dertleşecek birini bulmuş gibi sevindi. Bu zât, iç dünyasında kopan fırtınalardan ne kadar haberdârdı.

Kırık gönlünü tamir edecek mânevî mimar burada mıydı? Gönül eri hocasının dedikleri aynen çıkıyor muydu? Artık doğru yere yönlendirildiğinden emindi. Kalın tahta kapının kilitli olup olmadığını düşünmeden, kendini bekleyen bir dostun hânesine girer gibi, “Bismillahirrahmânirrahîm” diyerek kapıyı açtı. Küçük kapıdan ancak eğilerek içeri girebildi. Doğrulunca, karşısında bütün azametiyle bir alperen kabrinin durduğunu gördü. Tozlu camlardan sızan ışık, içeriyi tam aydınlatmasa da, nurânî aydınlık âdeta güneşe ihtiyaç bırakmıyordu.

“Esselâmü alayke ey Allah dostu!” diyerek başını sandukanın siyah taşlarına dayadı. “Bir kalbde üzüntü varsa, o kalb benim kalbimdir, diyen ey koca Gavs-ı Âzam, şu yaralı gönüllerimize, neslimize, merkadin olan şu topraklara himmet. Sen hangi niyetle gelip buralarda şehit olduysan, bizler de aynı niyetle buralara geldik.”

Ahmet Bey, gönlündekileri paylaştı Harakânî Hazretleri’yle. Aynı dertten bîzar iki kalbin hâlleşmesi uzadıkça uzadı. Tâ ki bir dost gelip onu Harakânî’nin huzurundan kaldırana kadar. Ahmet Bey, yurda nasıl geldiğini, kimin getirdiğini hatırlamıyordu.

Bir dostu ‘namaz’ dedi, kıldı; ‘teheccüt’ dedi, kalktı…

Kendini hâlâ kümbette ve Harakânî’nin sandukasına başını dayamış gibi hissediyordu. Gece boyunca yarı uyanık hâlde yurdun kira ücreti ve Harakânî’nin kendini kabulü arasında gitti geldi.

Sabah namazından sonra gözleri dalmıştı. Uyandığında geceki hâlet-i ruhiyesinin geçtiğini anladı. Toparlandı. Eşyalarını yerleştirirken masanın üzerinde küçük bir paket gördü. Arkadaşlar gerekli parayı bulmuşlar, diye sevindi. Hemen odasından çıkıp arkadaşı Hasan’a merakla sordu:

– Parayı kim getirdi? 
– Bilmiyorum Hocam. Akşamdan beri ben buradayım, odanıza kimse girmedi.
– Hayırdır inşallah. Tam ihtiyacımız kadar para var masanın üzerinde. Ben de sizler bulup getirdiniz diye düşündüm.
– Kimse gelmedi hocam, eminim bundan.
Sonra aklına gönül eri hocasının söylediği sözler geldi. Evet, o doğru söylemişti. Harakânî Hazretleri’nin, maddî-mânevî tasarrufu devam ediyordu.

—İlhan İşler—